Celali İsyanları Nedir, Tarihi, Nedenleri, Sonuçları, Hakkında Bilgi

Celâlî İsyanları, XVI ve XVII. Yüzyıllarda Osmanlı idaresine karşı Anadolu'da meydana gelenisyanların genel adı.

"Celâl'e mensup" anlamına gelen Celâlî tabiri, XVI. yüzyıl başlarında isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl'le ilgilidir. Ce-lâlî isyanları başlangıçta, Osmanlı idare­sinden memnun olmayan zümrelerin ve Şiî eğilimli Türkmen gruplarının Safevîler'in de tahrikiyle devlete baş kaldırma­ları şeklinde ortaya çıkmış, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren büyük bir mesele halini alarak değişik bir mahiyet kazan­mıştır. Osmanlı devlet anlayışı, bu isyan­ları "hurûc ale's-sultân" olarak değer­lendirmiş ve kaynaklarda bu İfade sık sık kullanılmıştır.

11. Bayezid zamanında (1481-1512) Sah İsmail'in propagandası en çok Hamîd ve Teke illerinde kendini gösterdi. Şahkulu (Şeytankulu) Baba Tekeli liderliğinde devlete baş kaldıranlar "devlet ve saltanat bmmdir" idd\asvn
Alevîlik davasıyla isyan eden Sülün. Baba Zünnûn, Domuzoğlan, Yekçe (Ye­nice), Karaisalı cemaatinden Velî Halîfe çevrede büyük tahribat yaptılar. Âsi Ka­lender ise Hacı Bektâş-ı Velî sülâlesin­den olduğunu iddia ederek etrafına ab­dallar, dervişler ve müridler toplamıştı. Onun isyanı ile Celâlîlik hareketi yeni bir şekil alıyordu. Artık hedef sadece mez­hep davası olmayıp saltanat davası şek­line dönüşmüş, hatta Kalender de şah unvanıyla anılmaya başlanmıştı. Şehza­de Mustafa'nın idamından (1553) sonra ortaya çıkan Düzmece Mustafa İsyanı da kaynaklarda Celâlîlik olarak geçmek­tedir. Şehzade Mustafa'nın idamından sonra Rumeli'­de Şehzade Mustafa olduğunu iddia eden bir âsi. etrafına halinden şikâyetçi timar'lıları, çiftbozan reâyâ ve suhte'leri topladı. Bu isyanı Kanûnî'yi istemeyen bir zümrenin desteklediği anlaşılmakta­dır. Düzmece Mustafa teşkilâtlanıp ken­disine bir veziriazam tayin etmiş ve doğ­rudan doğruya devlet idaresini ele geçir­meyi hedef almıştı.

Düzmece Mustafa hadisesinin ardın­dan Kanûnfnin diğer oğulları Selim ve Bayezid'in mücadeleleri yeni bir karışık­lığa yol açtı. Bu devirde yüksek görevle­rin Enderun'dan yetişenlere verilmeye başlanması Anadolu'daki İstikrarın da­ha da bozulmasına sebep oldu. Seferle­re katılmaktan başka bulundukları böl­genin asayişini temin etmekle de görev­li olan bir kısım timar erbabı âsi Şehza­de Bayezid'in etrafında yer almıştı. İs­yanın bastırılmasından sonra başı boş kalan bu timar erleri işi eşkıyalığa döke­rek Celâlîliğin kaynağını teşkil ettiler. Ay­rıca Bayezid'in isyanı sonrasında, maaş karşılığı topladığı "yevmlü" adı verilen silâhlı askerlerin takibata uğrayanları da Celâlîler'e katıldı. Asayişi sağlamak için Anadolu'da birçok merkeze yeniçeri bö­lükleri yerleştirilmesi de problemlere yol açtı. Zira herhangi bir sebeple takibata uğrayan ve timarları ellerinden alınan sipahilerin dirlikleri bunlara ve diğer ka-pıkullanna veriliyordu. Kapıkullarının dir­likler almaları yanında ziraat ve ticaretle uğraşmaları da halkın hoşnutsuzlu­ğunu ve şikâyetlerini arttırdı.

Diğer taraftan XVI. yüzyılda Anadolu'­da önemli bir nüfus artışı olmuş, fakat ziraî alanlardaki artış bu­na cevap verememişti. Bu nüfus artışı Anadolu'da yersiz yurtsuz bir kalabalı­ğın meydana gelmesine yol açtı. Toprak­ların yetmemesi sonucu çiftbozan olan bu gruplar için devlet ve ümerâ kapısın­da "kapı halkı" olmak tek çıkar yoldu. Bunların bazıları sınır kalelerine azeb. yeniçeri, donanmada levent ve gönüllü de olabiliyorlardı. İş bulamayıp boşta ka­lanlarsa "garip-yiğit" adlan altında ço­ğunluğu teşkil ediyordu. Bunların bir kıs­mı medreselere giriyor, ancak çoğu is­tihdam edilemedikleri için imaretlerin etrafında başı boş gruplar oluşturuyor­lardı. Bütün bunlar bazı sosyal karışık­lıklara zemin teşkil ediyordu.

II. Selim devrinde bu başı boş kalaba­lık grupların zararları yavaş yavaş görül­meye başlandı. Bunun üzerine henüz büyümemiş bu tehlikeye karşı mahallin­de müdafaa tedbirleri düşünüldü. Hü­kümet, köylüler arasından seçilen bir yiğitbaşı ile onun idaresinde köy deli­kanlılarından meydana gelen otuz kırk kişilik mahallî koruma birliklerinin ku­rulmasını teşvik etti. Köy halkı bir yiğit­başı ve onun emrinde il erleri* seçmek suretiyle bu grupların saldırılarından ko­runmaya çalıştı. İl erleri teşkilâtı Celâlî mücadelesinde önem kazandı. Ancak bu teşkilât aynı zamanda karşı tarafın güç­lenmesine de sebep oldu. Nitekim taş­radaki beyler levent bölüklerini himaye ederken kadılar da il erleri teşkilâtını geliştirmeye çalışıyorlardı. Bu rekabet iki taraf arasında zamanla nefreti art­tırdı ve bu nefret Celâlîliği güçlendirdi. Bunların bir kısmı Celâlî gruplarına ka­tıldı. Nitekim Celâlî reislerinden Neslioğlu bir yiğitbaşı idi.

Osmanlı iktisadî hayatındaki bozulma­lar da Celâlî isyanlarının ortaya çıkıp ge­nişlemesinde önemli rol oynadı. XVi. yüz­yılın sonlarına doğru Osmanlı Devletİ'nin içine düştüğü iktisadî bunalım, artan enflasyon halk üzerinde oldukça men­fi bir tesir yaptı. Çarşı ve pazarlar ayarı düşük parayla (züyüf akçe) doldu ve pi­yasadaki denge altüst oldu. Reayanın bir kısmının ziraatı terketmesi kıtlık teh­likesini de beraberinde getirmişti. Ya­sak olmasına rağmen sahillerden Avrupa tüccarına hububat satılması kıtlık tehlikesini bir kat daha arttırıyordu. Ay­rıca Avrupa'da yeni yeni gelişen ticarî anlayış çerçevesinde Avrupalı tüccarların Osmanlı Devleti'ni tek taraflı bir pazar haline getirme çabaları da ticaret den­gesinin bozulmasına ve önemli ölçüde iktisadî sarsıntılara yol açtı.

Öte yandan devlet görevlilerinin bas­kıları, devlet düzeninde bozulmaya se­bep olan bir başka önemli husustu. Taş­radaki idarecilerin çoğu görevleri para karşılığında satın alıyorlar, bunlann bü­yük bir kısmı da kısa bir süre için tayin edildiklerinden bu süre içinde çeşitli "salgun"lar salarak fazla mal ve vergi top­lamaya çalışıyorlardı. Nitekim bu durum Kitâb-ı Müstetâb'da, "Aşikâre bey' ider-ler kahbe-zenler mansıbı / Nice kopmasun Celâlî nice olmasun kıtal" beytiyle belirtilir (s 5). Bu da halkın devlet mer­kezine haklı şikâyetlerine yol açıyordu. "Ehl-i örf denilen taşradaki İdareci züm­renin bu çeşit zulmü daha Kanünî'nin son zamanlarında başlamış ve bu du­rumla ilgili bir adâletnâme 1565 yılında imparatorluğun her köşesine gönderil­mişti. Bir taraftan idarecilerin zulmüne, diğer taraftan eşkıya saldırılarına gö­ğüs germek zorunda kalan ahalinin ço­ğu ya yurt ve köylerini terkederek (celâ-yi vatan) daha emin yerlere gidiyor veya eşkıya (Celâlî) gruplarına katılıyordu. Özel­likle 1596'dan sonra binlerce insan Ce­lâlî saldırılarından kurtulmak için civar­da emniyetli şehir ve kasabalara, İstan­bul'a, hatta Rumeli'ye kaçtı. Bunlardan bir kısmı "murabahacılık" kurbanı olmuş­tu. III. Mehmed döneminde (1595-1603) yayımlanan adâletnâme, reayayı ehl-i örfe karşı himayeyi ve Celâlîler'e karşı korumayı esas almıştı. I. Ahmed'in 1609'-da çıkardığı adâletnâme ise reayayı doğ­rudan doğruya tefecilerden, ehl-i örfün baskı ve haksız salgunlanndan koruma­yı amaçlıyordu.

Bütün bu iktisadî ve sosyal sebepler eşkıyalığın giderek yayılmasına yol açtı. II. Selim devrinde genişlemeye başlayan medreseli (suhte) isyanları III. Murad dev­rinde yoğunluk kazandı ve bunlar gide­rek mahiyet değiştirip XVI. yüzyıl sonla­rı ile XVII. yüzyıl başlarındaki büyük Ce­lâlî karışıklıklarına zemin hazırladı. Suhteler "baş ve buğ" olarak tayin ettikleri reisleri etrafında teşkilâtlanmışlardı. Os­manlı-İran savaşlarında suhte hareketi Anadolu'nun her tarafına yayıldı. Ardından başlayan Osmanlı-Avusturya savaş­ları isyanların daha da artmasına sebep oldu. Her türlü eşkıyalık hareketinden yılmış bulunan halk bu gruplara da Celâlî demeye başladı. Bu şekilde suhte ayaklanmaları Celâlîlik hareketlerine dö­nüştü. Bundan sonra Celâlîler eskiye gö­re daha güçlü reisler etrafında toplan­maya başladılar. Artık daha iyi teşkilât­lanabiliyorlar ve devleti daha rahat teh­dit edebiliyorlardı. Bu liderler genel ola­rak azledilmiş veya gadre uğramış hü­kümet mensupları ile reâyâ arasında iti­bar kazanmış şahıslardı. Uzun süren Os­manlı-Avusturya savaşları döneminde ilk büyük Celâli isyanını başlatan Karayazıcı Abdülhalim de sekbanbaşılık ve subaşılık gibi görevlerde bulunduktan sonra Malatya taraflarında eşkıyalarla müca­dele eden il erlerine yiğitbaşı olmuş, ar­dından çevresine topladığı levent ve sekbanlarla Urfa civarını yağmalamıştı. Ci-galazâde Sinan Paşa'nın yoklaması sı­rasında (1596) Anadolu'ya kaçan zea­met ve timar sahipleri ile kapıkulundan 30.000 kişi Karayazıcı'nın yanındaki âsi­lerin sayılarının artmasına yol açtı. Hü­kümete küskün mâzul beylerle alt bö­lük halkına mensup birçok elebaşı Kara-yazıcı'nın maiyetine girdiler. Âsiler kapı­kulu teşkilâtına benzer bir askerî teşki­lât da kurdular. Urfa'yı zapteden Kara-yazıcı rivayete göre hükümdarlığını İlân edip etrafa "Halim Şah muzaffer bâda" ibareli fermanlar göndermeye başladı. Üzerine gönderilen bir orduyu Kayseri civannda mağlûp ettiyse de Malatya ya­kınlarında Sokulluzâde Hasan Paşa "ya ye­nildi. Karayazıcı'nm maiyetinden arta­kalan Celâlî toplulukları ise yeni liderle­rin emrinde eskisine göre daha teşki­lâtlı olarak faaliyetlerini sürdürdüler.

Karayazıcının yerine geçen kardeşi De­li Hasan'ın emrinde Satıverdi, Yularkap-tı ve Tavil gibi Celâlî liderleri de bulunu­yordu. Avusturya savaşlarının bütün şid­detiyle sürmesi, Celâlîler'in daha serbest hareket etmelerine ve Anadolu'nun bun­lara karşı müdafaasız kalmasına yol aç­tı. Fırsatı kaçırmayan Deli Hasan Kütah­ya'yı istilâ ederek Afyonkarahisar üze­rine yürüdü. Bu zor durum karşısında mesele tatlılıkla halledilerek Deli Hasan Bosna beylerbeyiliğine tayin edildi (1603) Avusturya ve İran seferleri yüzünden Celâlîler'e karşı bir varlık gösterilemiyordu. Bu sırada Kapıkulu sipahileri III. Mehmed'den ayak divanı talep ederek padi­şaha Anadolu'da reayanın Celâlî elinde çektiği eziyeti arzettîler. Bundan kapı ağası Gazanfer ile kızlar ağası Osman mesul tutuldular. Bu tarihten 1608 yılına ka­dar Anadolu'da "büyük kaçgunluk" dev­ri yaşandı. Halk perişan bir vaziyette ye­rini yurdunu terkederek daha emniyet­li gördüğü mahallere, bilhassa müstah­kem şehir ve kasabalara kaçtı. Anado­lu âdeta bir harabe haline geldi.

Diğer büyük bir âsi lideri olan Tavil Ahmed de sekbanlıktan yetişmeydi. Üze­rine gönderilen kuvvetleri mağlûp ede­rek büyük güç kazanması üzerine (1605) Deli Hasan örneğinde olduğu gibi ona da Şehrizor beylerbeyi ligi teklif edildi. An­cak Tavil isyana devam ederek Harput Kalesi'nİ kuşattığı gibi oğullarından biri de sahte fermanla Bağdat valiliğini ele geçirdi. Daha sonra bunların kuvvetleri zorlukla da olsa dağıtılabildi.

Celâlî isyanlarındaki benzer özellikler Canbulatoğlu isyanında daha açık şekil­de görülmektedir. Canbulatoğlu Hüse­yin Paşa İran seferine katılmakta geci­kince Cigalazğde Sinan Paşa tarafından idam edildi (1604], Bunun üzerine yeğe­ni Ali, Kilis ve civarında isyan edip etra­fa hâkim oldu. Kendisine Halep eyaleti valiliği verilerek isyanın büyümesi ön­lenmek istendi. Bir müddet sonra Şam ve Halep'e de hâkim olan Canbulatoğlu Ali, Osmanlı ordusundaki gibi piyade ve atlı teşkilâtı kurarak adına hutbe oku­tup sikke kestirdi ve bağımsızlığını ilân ederek Avrupa devletleriyle de temasa geçti. Çok tehlikeli bir hale gelen bu is­yan ancak 1607 yılında Kuyucu Murad Paşa tarafından bastırılabildi.

Celâlî Kalenderoğlu da diğerleri gibi devlet hizmetinde bulunmuş, beylerbeyi kethüdası ve mütesellim olmuş, hatta Kuyucu Murad Paşa Canbulatoğlu isya­nını bastırmaya giderken ona Ankara sancak beyiliğini vermişti. Fakat Kalen­deroğlu Ankara'ya bilfiil sahip olamayın­ca yeniden isyan etmiş. Manisa ve çev­resini nüfuzu altına almıştı (1607). Kara Said, Meymun ve Ağaçtan Pîrî gibi meş­hur Celâlî reisleri de kendisine katıldı. Üzerine gönderilen kuvvetleri mağlûp eden, şehirleri yakıp yıkan Kalenderoğ­lu daha sonra Kuyucu Murad Paşa karşısında tutunamayıp İran'a kaçtı.

Anadolu halkı üzerindeki Celâlî baskı­sı bilhassa Kuyucu Murad Paşanın sert ve kanlı tedbirleri sonucu tesirini kay­betti. Binlerce Celâlînin ortadan kaldı­rılmasıyla sükûnet sağlanmış, isyana me­yilli olanlar da can korkusuyla sinmişti.

Bu temizlik harekâtı ile sağlanan sükû­net bir müddet daha devam etti. Ancak II. Osman'ın kanını dava ederek Erzu­rum'da isyan eden Abaza Mehmed Pa­şa bu sükûneti bozdu. Abaza'nın Ana­dolu'da kolayca taraftar bulmasının bir sebebi de Kuyucu Murad Paşa tarafın­dan sindirilmiş olan Celâlî kalıntılarının kendisine katılmasıdır. Bu isyanın bas­tırılmasından sonra Anadolu'da devleti meşgul edecek büyük çapta Celâlîlik ha­reketi bir müddet için meydana gelme­di. IV. Murad'ın 1632'de devlet işlerini bizzat ele almasıyla Anadolu'da daha huzurlu bir dönem yaşandı. Sultan İbra­him devri de (1640-1648) IV. Murad za­manında (1623-1640) sağlanan disiplin sayesinde kısmen sakin geçti. Sivas Va­lisi Varvar Ali Paşa'nın isyanına ise Sul­tan İbrahim'in yersiz talepleri sebep ol­muştu. Ali Paşa'nın etrafına topladığı levent ve sekbanlar tıpkı Celâlîler gibi hareket ettiler. Kara Haydar da İsparta ve Uluborlu civarında yol kesip kervan soyan tipik bir Celâlî reisiydi.

IV. Mehmed'in saltanatının Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazamlığına kadar olan ilk sekiz yıllık devresinde Anadolu yine karışıklıklar içine düşerek birçok yerde mahallî âsiler türedi, bunların ara­sında en azılısı Haydaroğlu idi. Bu Celâlî lideri Kara Haydarın oğluydu ve baba­sının intikamını almak maksadıyla isyan etmişti. Âsi Katırcıoğlu ile birlikte hare­ket eden Haydaroğlu üzerine gönderi­len kuvvetleri mağlûp etti. Afyonkarahi­sar1! basıp İsparta'yı haraca bağladıysa da Abaza Hasan Ağa tarafından yakala­nıp cezalandırıldı. "Celâlî oğlu CelâtT olan Haydaroğlu'nu diğer liderlerden ayıran taraf daha önce devlet hizmetinde bu­lunmamış olmasıdır. Ardından Katırcıoğ­lu bir müddet etrafı yağma ve talan et­tiyse de sonra vazgeçip affını istedi. Bun­dan sonra Karaman beylerbeyi olarak Celâlîler üzerine sefere gidecek kadar devlete sadakat gösterdi, hatta Fâzıl Ah­med Paşa'nın Girit seferine dahi katıldı.

Bu devredeki diğer bir âsi, Gürcü Abdünnebî adlı kapıkulu süvarisiydi. Kapı­cılar kethüdâlığına kadar yükselip Niğ­de ve Bor taraflarında çiftlikler elde ede­rek nüfuzunu arttıran ve Safed voyvo-daiığını elde eden Abdünnebî, saltanat değişikliğinden dolayı İstanbul'a gön­derdiği paranın hükümet tarafından ye­niden talep edilmesi üzerine mağdur du­ruma düşmüştü. Ayrıca İstanbul'da Sul­tan Ahmed Vak'ası'nda öldürülen sipa­hilerin kanlarını da dava ediyordu. İstanbul üzerine yürüyen Abdünnebî Üs­küdar'da Bulgurlu civarında yenilgiye uğratıldı; daha sonra, "Anadolu bizim, Kütahya'da otururuz, Rumeli sizin olsun" diyerek çekildiyse de Kırşehir mutasar-nfi Ishak Paşa tarafından Karapınar'da yakalanıp idam edildi. En büyük Celâlî İsyanını başlatan Abaza Hasan Paşa da bir mansıb mağduru idi. İktidara hâkim olan ocak ağaları tarafından mansıbı elinden alınmış, âdeta isyana itilmişti. Bu yüzden Abaza hükümet merkezine karşı büyük bir düşmanlık besliyordu. Hatta kendisini İran şahından daha güç­lü bir düşman olarak tanıtıyor ve, "Ru­meli onların. Anadolu bizim olsun" diye İstanbul'a haberler gönderiyordu. Ancak o da halka diğer âsiler gibi davrandı. Et­rafı yağmalayıp tahribatta bulundu. Köp­rülü Mehmed Paşa'nın gayretleriyle bu isyan da güçlükle bastınlabildi. Bundan sonra Anadolu'da yer yer mahallî isyan hareketlerine rastlanmakla beraber bü­yük bir isyan çıkmadı. Bu döneme ait kaynaklarda Celâlî kelimesine tesadüf edilmekle birlikte daha çok "eşkıya" ve­ya "türedi eşkıyası" tabirleri kullanılmış­tır.

Bir mezhep mücadelesi şeklinde ve dış tahriklerle başlayan Celâlîlik daha sonra hükümete karşı olan zümreleri de içine alarak genişlemiş, mezhep mü­cadeleleri geri planda kalarak XVII. yüz­yılın ilk yarısından itibaren tamamen ida­reye karşı bir hareket mahiyetini kazan­mıştır. Bu dönemin Celâlî liderleri idarî teşkilâtın içinden geliyorlardı. Hemen hemen hepsi devlet teşkilâtında görevli iken haklı veya haksız azledilmişlerdi. Bazı hallerde idareye hâkim olan ocak ağalarının müdahaleleri de buna sebep oluyordu. İsyanlarını bir hak arama da­vası şeklinde gösteren Celâlî liderlerinin etrafında bulunan İkinci sınıf reisler, ge­nellikle beylerin maiyetindeki gayri mem­nun görevlilerden oluşuyordu. Mansıb mağduru olup can korkusuyla bir lide­rin etrafında toplananlar, çok defa veri­len görevi yerine getirmemek veya gö­rev mahalline gitmemekle itham ediien-ler, sefere katılmakta gecikmiş veya hiç katılmamış timar sahipleri Celâlî grup­larını teşkil ediyorlardı. Bundan başka alınan yenilgilerin sorumlusu olarak gös­terilen veya cepheden kaçmış ve taki­bata uğramış timar sahiplerinin de ça­reyi Celâlîler'e katılmakta buldukları bi­linmektedir.

Fâtih'in imparatorlukta yerleştirmeye çalıştığı merkeziyetçi idare, gittikçe ge­nişleyen topraklarda hâkimiyetin deva­mını zorlaştırmış, bilhassa Kanunî dev­rinde peşpeşe gelen seferler dolayısıyla bütün imkânlar bu yöne tahsis edilmiş­ti. Devlet idaresi askerî ve siyasî gaye­lerle Rumeii'de daha tedbirli ve dikkatli davranırken Anadolu'ya karşı ilgisiz kal­dı. Bu da Anadolu'da halkın bazı keyfî uygulamalarla karşı karşıya bırakılma­sına ve dolayısıyla İnfialine zemin hazır­lamıştı. Buna göre XVI. yüzyılda Celâlî­liği, merkeziyetçi idareye adem-İ mer­keziyetçi Türkmen topluluklarının karşı koyması şeklinde düşünmek mümkün­dür. Bu devirde Türkmenler daha ser­best ve büyük topluluklar halindeydiler. Onları merkeziyetçi idarenin gereği ola­rak kontrol altında tutma çabaları ve idarecilerin hatalı davranışları eşkıyalı­ğa yol açan sebeplerden birini teşkil et­mişti. Diğer taraftan Kanûnfden sonra tedricî bir otorite boşluğunun meydana gelmesi, timar rejiminin iyi işlememesi ve kapıkulu ocaklarının eski gücünü kay­betmesi Celâlîliğin yayılmasına sebep oldu. Devlet otoritesinin zedelendiği bir devir de IV. Murad'ın ölümünden Köprü­lü Mehmed Paşanın sadâretine kadar geçen on yedi yıla yakın zamandır. Ocak ağalarının bir müddet devlet idaresine hâkim olmaları ve Kösem Sultan ile Tur­han Sultan'ın nüfuz mücadeleleri otori­te boşluğu meydana getirdi. Sadârete gelenlerin makamlarında fazla kalamamaları da devlet teşkilatındaki düzeni bozdu. Köprülü Mehmed Paşa'nın pazar­lıkla sadârete getirildiği 1656 yılı, devlet otoritesinin tekrar yerleştirilmeye baş­landığı tarih kabul edilir.

Celâlilik faaliyetleri bozuk ortam do­layısıyla her zaman pek çok taraftar bu­luyor, bölgenin eşkıyası ile âsi ruhlu iş­siz güçsüz taifesi ve çift bozan reâyâ bu kalabalığa katılıyordu. Devleti tehdit eden. katliam yapan, geçtiği yerleri yağ­ma ve tahrip eden bu korkutucu kala­balık şehirleri ve kaleleri de işgal edebi­liyordu. Nitekim kaynaklarda "katl-i nefs, gâret-i emval" İfadelerine sık sık rastlan­maktadır. Bu sırada perişan olan köylü­ler şehirlere kaçtıkları gibi zenginler de İstanbul'a, hatta Rumeli'ye göç ediyordu. Celâlî tehdidi altında bunalan şehir ve kasaba halkı ise kendilerini korumak için ya bunlara para, yiyecek ve giyecek veri­yor ya da şehir etrafını surla çevirip mukavemet ediyordu. Ancak Celâlî takibi için devlet tarafından gönderilen kuv­vetlerin de halka çeşitli zulümler yaptı­ğı oluyordu. Bu maksatla gönderilen bir liderin âsilere katıldığı veya bizzat Celâlî reisi olduğu da vâki idi.

Celâlîlik hareketlerini kolaylaştıran ve âsilere cesaret veren bir diğer önemli husus, bir ateşli silâh olarak tüfeğin her yerde bol miktarda bulunmasıydı. Kanu­nînin oğlu Bayezid Anadolu'da "yevmlü" adıyla asker kaydederken bunların için­de tüfekli gruplar da yer almıştı. Baye­zid bunlardan Tüfengciyân adı altında bir sınıf teşkil etmişti. Anadolu'da âsi­ler arasında tüfeğin yayılması bu tarih­ten itibaren başlamış ve süratle artmış­tır. Kaynaklarda "tüfeng bâis-i fesâd", "tüfeng Celâlî zuhuruna bâis ve bâdî ol­mağın", "tüfeng eşkıya eline düşüp Ce­lâlî zuhuruna ve memleket İhtilâline bâ­is olduğu" ifadelerine de sık sık rastlan­maktadır. Celâlî baskınlarından zarar gö­ren halk da kendilerini müdafaa etmek durumunda kalınca silahlanmayı tercih ediyordu. Müellifi meçhul Ahvâl-i Celâ-Uyan adlı eserde halkın çiftini çubuğu­nu dağıtıp, öküzünü satıp at aldığı, sa­pan demiri yerine tüfek kullanmaya baş­ladığı ifade edilir (vr. 5b) Diğer taraftan şehir ve kasabaları işgal eden Celâlî top­lulukları kalelerde bulunan toplara el ko­yarak bunları da kullanmışlardır.

Ancak devlet eşkıyalığa sebep olarak gördüğü tüfeğin halk arasında yayılma­sını hoş karşılamıyordu. Bu yüzden XVI. yüzyılın başından itibaren halkın elinde tüfek bulunması yasaklanmıştı. Zaman zaman da Anadolu'ya müfettişler gön­derilip teftiş yaptırılıyordu. Yüzyılın ikin­ci yansında bu teftişler arttırılmış ve eş­kıya takibini de içine alacak şekilde da­ha planlı hale getirilmişti. Teftişler ge­nellikle isyanlar bastırıldıktan sonra Ce­lâlî bakiyelerini temizlemek için yapılıy­ordu. Sancak beyleri ve subaşılar bu iş­le vazifelendirildiği gibi bazan da İs­tanbul'dan özel olarak görevliler gönde­riliyordu. Bazı geniş çaplı Celâlî teftişle­rinde binlerce kişinin Celâlî töhmetiyle katledildiği de oluyordu. Vezîriâzam Ku­yucu Murad Paşa'nın yaptığı teftişle Sad­razam Köprülü Mehmed Paşa'nın Müfet­tiş İsmail Paşa'ya yaptırttığı teftişlerde binlerce insan Celâlî oldukları gerekçe­siyle katledilmişti. Bu arada Celâlî baki-yeleriyle reayanın elinden alınan tüfek sayısı ise büyük miktarlara ulaşmıştı.

Celâli isyanlarının kesif bir hal aldığı devirlerde Anadolu âdeta bir savaş ala­nı halini almıştı. Devlet isyanı bastırmak­ta çaresizliğe düşünce çeşitli yollara baş­vurmak zorunda kalıyordu. Bu durum­da ilk akla gelen şey Celâlî liderlerini af­fetmekti. Affedilen liderlere genellikle Rumeli'de serhad bölgelerinde görev ve­riliyordu. Ancak çok defa devlet bunları affedip tuğ ve sancak teslim etmekte gönülsüz davranmıştır. Çünkü bunların çok azı itaatkâr davranıyor, birçoğu es­ki âdetlerini tayin edildikleri bölgelerde de sürdürüyordu. Ayrıca devlet eski Ce­lâlî liderlerinin emrindeki şahısları ka­nuna aykırı olarak kapıkuluna kaydedi­yor, bu da müessesenin bozulmasına se­bep oluyordu. Ancak yine de bu af ve istihdam siyaseti sayesinde bazı Anado­lu şehirleri Celâlî kuşatmasından kurtul­duğu gibi sınır boylarında yapılacak as­kerî harekâtları ve faaliyetleri daha hız­lı, rahat ve kesif bir şekilde sürdürme fırsatı veriyor, endişelerin dağılmasını sağlıyordu. Zira Celâlî karışıklıkları yü­zünden yeterli kuvvet ve malzeme tah­sis edilemediğinden istenilen harekât gerçekleştirilemiyor, zaman zaman düş­man karşısında bu sebeple yenilgilere dahi uğranılıyordu. Öte yandan Celâlî ka­rışıklıkları sırasında yerini yurdunu ter-ketmiş insanları eski yurtlarına döndür­mek için de çok gayret sarf edilmiştir. Bunlara birkaç yıl vergi muafiyeti tanı­mak, bulundukları yerleri şenlendirmek yine devlete düşüyordu.

Celâlîler üzerine gönderilen askerlere şevk vermek, bunları menfi propagan­dadan uzak tutmak ve halkın da deste­ğini sağlamak için bu isyanların şer'î yön­den izahı önem kazanıyordu. Fetva ma­kamı Celâliliği "hurûc ale's-sultân" ve "sa'y bi'l-fesâd" şeklinde değerlendiri­yor ve âsilerin devlet başkanının emriy­le katledilebileceğine cevaz veriyordu. Bu bakımdan nefîr-i âm ilân edilerek hal­kın desteği sağlanıyordu. Halkın deste­ği, mukavemet gücünün sağlamlığı ve­ya zayıflığı Celâlîler için hayatî önem ta­şıyordu.

Birkaç istisna dışında Celâlî reislerin­de Anadolu'yu Osmanlı hâkimiyetinden çıkarma hevesi olmadığı gibi esasen bu güçte bir lider de bulunmuyordu. Diğer taraftan Celâlîlik hareketleri yalnızca in­safsızca yağma ve katliam esasına da dayanmıyordu. Büyük ve kalabalık grup­ların meskûn yerlere taarruzları çok de­fa iaşe temini içindi. Ancak Celâlî grup­ları disiplinden mahrum olduğundan yollan üzerindeki köy, kasaba ve şehirleri yağmalıyor, direnmeler olursa buraları ateşe veriyordu. Irza tecavüz ve kadın­ların dağa kaldırılması olağan hadiseler­dendi. Küçük gruplar süratle büyüyerek halk üzerinde dehşet ve korku meyda­na getiriyordu. Celâlîler'in yağmadan ve soygundan başka tek düşünceleri bir li­der etrafında teşkilâtlanmaktı. Ancak bunu gerçekleştirmek şuursuz kalaba­lıklar için kolay olmuyordu. Çok defa bir lider etrafında kolayca toplanabilmişler, fakat birliği uzun süre devam ettireme-mişlerdir. Binlerce insanın iaşesini temin etmek ve kışın barınak bulmak en önem­li sıkıntı idi. Bu yüzden şehir ve kasaba­larla köyler konak yeri olurdu. Celâlî bö­lükleri çeşitli yerlerde yerleştirilir ve halk zulüm ve yokluktan inlerdi. Celâlîler eğer mağlûp edilirse ağır şekilde cezalandı­rılmaları mukadderdi. Kaçabilenler ge­nellikle İran'a sığınmayı tercih ediyorlar­dı. Fakat burada teşkilâtlanıp Anadolu'­ya dönebilen olmamıştır. Ancak İran bu sayede Anadolu'nun durumunu daima takip etmiş ve uygun bir fırsat kollamış­tır. Nitekim Şah Abbas'ın 1603'teki âni taaruzu Anadolu'daki karışıklıktan isti­fade etmek içindi.

Celâlîler arasında "yalancı kapıkulları" adı verilen bölükler de bulunuyordu. Bun­lar kanuna aykırı olarak alınıp daha son­ra ocaktan uzaklaştırılan leventler veya ümerâ kapılarındaki devriye bölükleri mensuplarıydı. Bu yüzden eski leventler kapıkulu tarzında altı bölüğe ait sarı, kır­mızı ve yeşil bayrak açıyorlardı. Celâlîler kendilerine göre kabaca bir bölük dü­zeni de kurmuşlardı. Her bölüğün bir zorbabaşısı bulunuyor, bunlar da birer bayrak taşıyorlardı. Her bayrakta celî hattıyla zorbabaşının adı yazılı idi. Celâ­lî gruplarının bayraklarının kesin sayıla­rını tayin etmek şimdilik mümkün de­ğildir. Bazı kaynaklarda 70.000'e varan Celâlî gruplarından söz edilmekteyse de bunlar mübalağalı rakamlar olmalıdır. Celâlî zorbabaşıları reâyâ arasında ga­rip isimlerle şöhret bulmuşlardı. Bunlar­dan bazıları Ağaçtan Pîrî, Tanrıbİlmez, İnciryemez, Kabresığmaz, Kâfir Murad, Şeklaz Ahmed, Deli İlâhî, Domuzoğlan. îsâoğlan, Günuğrusu, Dağlardelisİ, Rum Mehmed, Yularkıstı, Kilindiruğrusu gibi adlar taşıyorlardı.

Sosyal bir buhran sonucu ortaya çı­kan Celâlî isyanları, devlet teşkilâtında bozulma ve otoritenin zayıflaması ile gi­derek büyümüştür. Bazı kaynakların Ce­lâlî isyanlarını Cigalazâde Sinan Paşa'nın Haçova firarilerini cezalandırmasına bağlaması doğru değildir. Binlerce insa­nın âsi olmasının sebeplerini başı boş le­ventlerde, mağdur timarlı sipahilerde, işsiz suhtelerde ve sahipsiz reayada ara­mak gerekir. Bu derin yarayı tedavi et­mek için yapılan teşebbüsler ise başarı­lı olamamış, I. Ahmed'in yenilik getiren fermanlarından bir sonuç alınamamış­tır. Reform mahiyetindeki yeniliklerde kapıkulunun gücünün azaltılması ve bu şekilde reayanın himayesi esas alınmış­tır. Fakat yapılacak yenilikler ancak eya­let askerleri sayesinde uygulanabilirdi. Nitekim II. Osman'ın bu yoldaki ilk te­şebbüsü yanında Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa'nın yeniçeri düşmanlığı ile sekbanlara dayanması bu gerçeği orta­ya koymakla birlikte meselenin halli an­cak iki üç asır sonra gerçekleşecektir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi